Sanatta Politikleşme Sorunu: Politikleşmek, Politik Leş Olmak…
Hakan Kirezci

Hakan Kirezci

Sanatta Politikleşme Sorunu: Politikleşmek, Politik Leş Olmak…

28 Mayıs 2017 - 16:00

Konuya dair biraz araştırma yapayım dediğimde karşıma çıkan kavramlar, isimler, analizler ve tarihçelerin karmaşasında bin türlü yol çıktı. Bunların sadece aralarında dolaşsam bile üzerime bulaşanları silkelediğimde sayfalarca tutan bir malumat bolluğu yaratabilirdim ama konuya vakıf onca ustanın arasına böyle eklektik bir hırsızlamayla girmek son derece yakışıksız bir durum. Peki tiyatro üzerine genel geçer bildiklerim çerçevesinde tiyatro üretimine dair söyleyebileceklerim ne olabilir ki? Hiç… Yalnız, konuyu politikleştirme üzerinden ele almaya kalkıştığımda sahne üzeri ve gerisinden değil ama karşısındaki koltuklardan (ya da kaldırımlardan) diyebileceklerim olabilirdi; ben de öyle yapacağım.

Altı ana sanat dalının kendi dışında kalan diğer beşinden en çok faydalananı, başka bir deyişle de diğerleriyle en çok iletişim kurabilme becerisi olan tiyatro, söylemlerini belki de bu nedenle solo değil koro olarak sunabilen bir disiplin. Her daldan sanatçının gerek üretim olarak gerekse de düşünsel anlamda katkı sunabileceği, içinde var olabileceği bir AB pozitif. Bu anlamda tiyatro dışı disiplinlerle uğraşan ben ve benim gibilere de bir şekilde sahnesinde yer verebilmesi mümkün olabiliyor.

Bir mesajı olması zorunluluğuna inandığım, hatta bunu sanat kavramının varoluş nedeni saydığım için öznel kaygılara yönelen sanat eserleri arasındaki çıkmazlarda her sıradan sanat izleyicisi gibi çok yorulmuş biriyim. Elbette mesaj verirken didaktik olmakla enjektör olmak arasındaki farkı da gözetmek durumunda kalması sanat üreticileri için kavşak noktasıdır. Burada kolaycılığa düşmeden ama giriftleşmenin muğlaklığına da sığınmadan “basiti” yapmanın ne denli zor bir iş olduğunun da farkındayım. Herkesin sanat üreticisi olabileceği ama usta olmanın neden farklı bir durumu izah ettiğini buradan rahatlıkla anlamak mümkün. Birkaç yıl önce yitirdiğimiz sevgili sanatçı dostum, çocukluk arkadaşım Erkmen Senan’ın pek sevdiği biçimde söyleyeyim: Politikleşmekle politik leş olmak arasındaki kaba çizgiyi iyi ayırt etmek gerekiyor.

Çok da başına gitmeden incelersek, varlığını takip eden epeyce bir dönem sonra burjuva estetiği ve zevk anlayışının ifadesi olarak üretilen tiyatro eserlerinin izleyicisi de doğal olarak burjuvazinin ta kendisiydi. 19. yüzyılda, özellikle de sanayi devrimini izleyen proleterleşme süreci ve buna bağlı olarak hızla dönüşmeye başlayan edebiyat sayesinde politikleşme ihtiyacı tiyatroda da kendini belli etmeye başlamıştı. Halk olarak sahne karşısında yer alanların talepleri burjuvaziden farklı olmalıydı doğallıkla. Bu nedenle tiyatro yazarları ve oyuncularının da bu politikleşme sürecine hizmet eden eserler üretmeleri bir zorunluluk olarak ortaya çıktı. Haliyle zor da bir süreçti bu. Bir yandan bu yeni akıma incelikli katkıda bulunabilmenin acemiliği, öte yandan elit burjuvazinin seyirci sıralarından uzaklaşması yaşamsal sorunları da beraberinde taşımış olmalı. Halen tiyatro denince tiyatro dahilindekilerden bu sıkıntılarının sürgit bir durum olduğuna dair söylemlerini duyarız.

Tiyatronun hayata inmesi (ya da çıkması) bazı üretim sorunlarını da birlikte getirmiş olmalı. Edebiyattan beslenerek oyunlaştırmanın zorluğunu tahmin etmek zor değil. Bu durumda kendi edebiyatını ve tekniğini yaratmak zorunda kalmış tiyatro dünyası. Oyun yazarlığı edebi yeterliliğin yanı sıra politik formasyonun sağlamlığı ve bunun incelikle aktarılabilmesi sorunlarıyla birlikte var olmuş. Başlarda pek de önemsenmiyor olduğunu sandığım bu zorluklar tiyatro kültürüyle gitgide daha da harmanlanan sıradan halk kitlelerinin dayatmalarıyla kendini ileri taşıyabilme kaygılarını da beraberinde getirmiş. Bir yandan nitelikli oyunlar üretebilme, mesajlarını ya da mesajını ustalıkla aktarabilmenin yollarını bulma, bunlara can verecek olan oyuncu kalitesine ulaşabilme, sahnelemeye dair yaşanan fiziki ve ekonomik engeller politik tiyatronun aynı zamanda gönül işi olmasına da yol açmış mıdır acaba diye düşünmeden edemiyorum.

Sınıfsal çelişkilerin giderek sertleştiği hayatın akışı içerisinde gündemden kopmadan politik üretim yapabilmek ve bunu en geniş anlamda sunabilmek diğer sanat dallarıyla kıyaslandığında tiyatronun en büyük handikabı gibi görünüyor. Bunu aşmanın bir yolu olarak halkı sahnelere çekmek yerine sahneleri halka götürmek bir yöntem olarak mümkün müdür?… Sokak tiyatrosu kavramının geldiği noktaya bakarsak mümkünmüş diyebiliriz. Sanatın mevcut çelişkiler dahilinde politikleşerek yaşayan bir organizma halinde var olabilmesinin tek yolunun kitlelerin doğal sahnesi olan sokaklara çıkabilmesi olduğuna ancak bu şekilde, sadece etkilemek değil aynı zamanda etkilenerek de kendini ileri taşıyabileceğine inanıyorum. Bunun getireceği zorlukların başta yaşamsal sorunlar olacağının (olduğunun) da farkındayım ancak yukarıda da belirtmeye çalıştığım gibi burjuva kültürüne hizmetten vazgeçip kitleselleşmenin bedeli profesyonelliğin gönülle harmanlanmak zorunda kalması olacaktır mutlaka. Bu anlamda sanatın ve sanatçının, alışılmış kutsanma zırvalıklarına dair söylem biçiminin de ilahiyattan yere inip gerçek yerine, hayatın ta içine taşınmasıyla zırvalık olmaktan kurtulabileceğini düşünüyorum.

Hem yaşayacaksın, hem farkına varacaksın, hem bileceksin, hem önereceksin, hem göstereceksin, hem yine yaşamayı sürdüreceksin… Hayatın her alanında bütün zorluklara dalmayı öngören böyle bir çizgiyi tercih eden, fiziken ya da ruhen sokağın sanatçısı olabilen tüm sanatçılara selâm olsun.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar