Zafer: Hayal Kırıklığı Tamircisi
Filiz Yalçın

Filiz Yalçın

78

Zafer: Hayal Kırıklığı Tamircisi

18 Kasım 2017 - 15:11

-Tek bir hayalim oldu, Devrim; yenilgiden sonra hiç hayal kurmadım…
Devrimi yapamamış, evliliğini sürdürememiş, mutlu çocuklar yetiştirememiş, hep yoksulluk çekmiş, 20’li yaşlarından itibaren yanında-yöresinde bir çok arkadaşını yitirmiş, bir hastalığa bir memesini vermiş, mimarlık eğitimini son sınıfta bırakmak zorunda kalmış, 40’lı yıllarda aşkı/ihaneti tanımış, ölüme bütün itirazına rağmen sırtını yasladığı dağı-annesi elinden alınmış… tı. 
Hayal kurmaktan bi’haberken, bunca hayal kırıklığı nasıl yaşanır…dı?
Şehre 1 saatlik bir ilçede işe girmişti, sabah sokakta kimseler yokken, servise bineceği noktaya yürüyordu epeyce. Köpek de yok bu semtte, her yer kedi. Köpekli sokaklarda hep güvende hisseder kendisini Güzin. Sabah 7’de işyerinde olmalıdır servis; akşam da üretimin bitişine göre çıkılır fabrikadan, çoğunlukla acil siparişler gelir yarı yolda, geri dönülür fabrikaya. Servis dışında ulaşım yoktur ve ölüm-kalım olmadıkça işe mutlaka servisle gidilir ve mutlaka gidilir. 2 katlı bir fabrikadır işyeri, büyükbaşa yem katkısı yani vitamini üretir işçiler; kendi işleri dışında, her gün genel temizlikten, yemek dağıtımından, bulaşıktan ve çay servisinden bir çalışan sorumludur. Buna genel müdür de, üretimdeki işçi de katılır nöbet sistemiyle. Başlarda bu görevler, kollektivizm, Nasıl Yapmalı karikatürü fabrika geleneği hoşuna gider. Bunun, bu işlerle ilgilenecek bir personelin giderini karşılamamak için yapıldığını ve fabrikada sistemli bir baskı-sindirme-aşağılama politikasının sözde eğitimli işverence bilinçle uygulandığını eski çalışanların da uyarısıyla kısa sürede anlayacaktır. Muhasebeden o sorumludur, 2 günde hazırlanacak bir raporu, 1 saat sonra isteyen işverenin şaka yapıp yapmadığını kavramaya çalışırken başlarda; işverenin baldızı olan genel müdür, “arama motoruna mobbing yaz” der kısık sesle. 
İleride yaşamsal bir noktaya gidecek olan hastalığının ilk tohumları o ucube işyerinde atılıyor o günlerde, gittiği doktorun uyarısıyla Güzin’in. Oğlu, üniversitede okuyor ve onun sorumluluğunda; hiç sızlanmadan, yeni bir iş bulana kadar çalışmaya devam etmesi gerekiyor. Aradan 3 sene geçiyor. Verimliliği artırdığını savunan mobbingin; baskıcı ve gerilime dayalı işyeri hayatına artık dayanamadığı bir gün; arkasından söz ettirmemek adına, yeni gelecek personele yardımcı olacak küçük notlar da düşerek tüm işlerini bitiriyor, işverenin masasına “siz faşistsiniz!” yazısını bırakıp, işi terkediyor. Kalan maaşı, ve bir çok hakları için de dava açıyor. İşverenin avukatı, Baro’nun çağdaş grubunun disiplin kurulu üyesi o günlerde. Güzin’in kendisinin bile görmediği internetteki eylem fotoğraflarını ve videolarını alıp; işvereni savunmasını “işçi, eylemlere gitmekten, işe güce gelmezdi” üzerine kuruyor. Üstelik kanser olan bir dostunun, ameliyatında yanında olmak için bile izin alamamışken. Güzin’in avukat arkadaşının “bi’şey olmaz ya, en doğal haklarını alacağız, kaybetmemiz mümkün değil” diyerek duruşmalara katılmaması sonucu; başka ne dinamikler de giriyor devreye, araştırmadı-bilinmez, dava kaybediliyor. Güzin’in arkadaşlarının, işveren işbirlikçisi avukatı teşhir faaliyetleri, hukuk skandalına itirazlar; durumu değiştirmeye yetmiyor. İşsiz ve parasızlığına yeni eklenen mahkeme masraflarıyla başbaşa Güzin.
-Emekliliğime 14 ay kaldı, 2 aydır işsizim, borçlarımı her zamanki gibi anne-babam ödüyor. Güzin yaşamı boyunca hep birileri için, birilerinden birşeyler istedi. Kendisi için istemeyi bilmez. Dimdik durmayı, eğilip bükülmemeyi sever, önden giden yoldaşlarından aldığını söyler bu terbiyeyi, övünür. Yakın arkadaşı Müberra da öyle. Müberra, arkadaşını alıp belediyede bir birimin başkan yardımcısı olan müdür arkadaşına götürüyor.
-Yoldaşımız bizim, getirdim, 14 ay çalışacak!
“Uslu durursun di mi?” sözleriyle gönderdikleri birim, bir fidanlık; şehrin bütün park ve bahçelerine bitki buradan sağlanıyor. Hem yetiştiriliyor, üretiliyor hem de satın alınıp burada merkezileşiyor. Birimin sorumlusu ziraat mühendisi Hüsnü Bey.
-Burada işçi fidan diker, çiçek eker, ot yolar, temizlik yapar; özgeçmişinizde muhasebe ve büro işlerinde yöneticilik yaptığınız yazıyor. Doğum iznine çıkmaya hazırlanan bir ziraat mühendisi arkadaşımızın, bilgisayarda kullandığı stok programını kullanabilirsiniz belki. Yalnız sarayı arayıp, bir taşeron işçinin bu işi yapıp yapamayacağını soralım.
Yaklaşık 1 ay geçmişti, öğlen yemeklerinde işçilerle tanışmış, bir kısmıyla da dostluk geliştirmişti. Öğlen yemek sonrası oynadıkları okeyde taş çalıp, Güzin’in çekeceği sıraya koyduklarını, her defasında okey atınca anladı Güzin. Günlerce, Güzin’in taklidini ve taşı çektiğindeki şaşkınlıkla karışık sevincini ve her defasında bunu yutmasını konuşup, güldüler. O da iş arkadaşlarını çok seviyordu, 78’den söz etmesini isterdi gençler, anlatırdı Güzin o günleri. Onlar da ona çocuklarını, onların okullarını. Fidanlıkta her yer ağaç, çiçek, emek; daha ne isterdi. Yaptığı önerilerle, merkez binadaki bilgi işlemci mühendisin geliştirdiği stok programında, artık bitkilerin fotoğraflarını ve daha bir çok bakım önerilerini de ekliyordu. Çok keyifli işti, rengarenk ekranda çalışmak.
Öğleden sonra, çıkış saatine yakın saatler; masasının karşısındaki penceredeki manzara dikkatini dağıtıyor Güzin’in. Bilgisayar ekranından başını kaydırıp, izlemeye koyuluyor. Bir işçi, diğerinin başında durmuş, yönlendirerek ve emirler vererek diğerinin çalışmasını izliyor.
-Bu kim, bu kim? 
Odaya giren çaycı Emrullah’a soruyor. 
-Dikilen kadrolu işçi, yerde ot yolan taşeron işçi abla; benim gibi.
Yerde çömelmiş işçiden ertesi gün yemekte; kadrolu işçinin ondan 3 kat fazla ücret aldığını, yılda 4 ikramiyesi olduğunu, 1 aylık izin kullandığını, cumartesi günleri çalışmadığını, ücretsiz otobüs kartı olduğunu, erzak ve giysi yardımı aldığını, örgütlü yani sendikalı olduğunu öğreniyor.
-Çok güzel de, o senin ustan mı, neden bütün gün eli arkasında dolaşıyor ve sana emir yağdırıyor?
-Biz taşeron işçiyiz abla.
-Benim bütün yaşamımı, çocuklara armağan etmek için güzelleştireceğim Dünya’da emekçilerin tümü eşit olacaktı. Ben, bu ortamda mutlu olamam Savaş. Emekliliğimin dolmasını beklerken, benden beklendiği gibi bi’şey yapmadan duramam, ben devrimciyim.
-Ne yapıcaz? Biliyorsun birkaç yıl önce grevler yaptık, çadırlar kurduk belediyenin önünde, bir çoğumuz işten atıldı. Duruma razı olduk. Başaramadık.
Biraz konuştular, Savaş sahiplenmişti yeniden yola çıkma düşüncesini. Fidanlık’da güvenebilecekleri bir kadın ve bir erkek işçi daha katıldı onlara. Ne yapabileceklerini tartıştılar. 29 bölgesi vardı Park Bahçeler’in. 4’ü her akşam iş çıkışı bölgeleri gezmeye başladılar. Bir çoğunda eski direnişçi işçiler vardı. Onlarla ve onların güvendikleri ile, her akşam çoğalarak diğer bölgelere gitmeye başladılar. Kışın ayazı ve soğuğu, gece yarıları parklarda üstlerinden geçti. Örgütlülük olmadan olmazdı, İşçi Komitesi’ni oluşturdular. Türk-İş içindeki devrimci sendikacı yoldaşlarıyla görüştü Güzin. Ne yapabiliriz diye sordu, soruşturdu. DİSK içindeki arkadaşları ve yoldaşları ile de görüşmeyi sürdürdü, genel merkezden bilgilendirme için uzmanlar istedi işçi komitesi. Gelen uzmanlar, “taşeron işçi, sendikalı olamaz, yapabileceğimiz bi’şey yok” dediler. Olacak! dedi Güzin ve işçi komitesi; her geçen gün genişleyen park toplantıları ile örgütlülükleri pekişti. Bir gün fidanlığa, Güzin’i işe alan ve 14 ay oturup, kitap okumasını, iş-güç yapmadan, “bi’işe bulaşmadan” vakit geçirmesi şartıyla işe alan müdür geldi. Makam arabası kapkaraydı. İşçiler onu, alanlarda çalıların akrasına işçi tişörtü giyip saklanarak, sigara içerken yakalayıp(!) haklarında soruşturma açmasından tanıyorlardı. Fidanlık işçileri koştu, aracın etrafını sardılar. Onun hayırlı bir iş için gelmeyeceğini bilirlerdi, işçi kıyımında görünürdü çoğunlukla.
-Nerde o Güzin!
-Burdayım Ali Bey!
-Sen öğrenciliğindeki günlerinde mi sandın kendini, atlayıp-zıplıyorsun. Kenarda oturacaktın güya, etliye-sütlüye karışmayacaktın!
-Ben devrimciyim, bu haksızlığın ortasında sessiz kalamam!
Elini kaldırıp, Güzin’in üzerine yürüyor Ali Müdür. O el havadayken, Savaş tutuyor, hemen “abla”sının arkasından fırlayarak.
-O el inerse, burası karışır müdürüm!
Kış geçti, toplantılarda üşünmez oldu, parklar filizden geçilmez oldu. 1Mayıs İşçi Bayramı’na taşeron işçiler firesiz, 3000 kişi katıldı. O kentin kurumlarının hiç birisinin korteji, bu sayıda değildi. Sarı formalarıyla güneşin ışık seli gibi aktılar emekçiler. Görevli kolluğu ile slogan attırırken Güzin ve Savaş, birbirlerine gülümsediler. “Yaşasın 1 Mayıs!” dediler. Galiba herkese, her şeye rağmen başarıyorlardı. Bir ay geçmişti; 15-16 haziran Direnişi’nin yıldönümünde, Güzin’in üyesi olduğu demokratik kitle örgütünün adına tutulan salonda, yine onun dost ve yoldaşlarının çalıp-söylemesiyle ve yola çıkarken yanında olan 3 işçiden adı Sevda olanının konuşma yapmasıyla bir etkinlik yapıldı. Kentte; bu şanlı işçi direnişini anan ve tarihi bilince çıkaran tek örgütsüz örgüt, taşeron işçilerdi.
Ağustos bütün sıcağıyla geldi, Güzin’e yeni bir görev tebliğ ediliyor. Belediye Sarayı’nın hemen yanında, sığınabileceği hiç bir ağaç altı bulunmayan büyük alanında, süpürge yapması isteniyor. Şapkasını ve gözlüğünü takıp, 10 saat tertemiz yapıyor o alanı Güzin, tek bir çiğdem kabuğu kalmayana kadar; usta işçinin tarif etmesiyle, çalı süpürgesini kullanmayı öğrendikten sonra. Saray’ın 5.katında kendisini izleyen bir gölge var hep, klimalı odasının penceresinden. Taşeron işçinin moral motivasyonunu bozarak, verimliliği arttırdığını savunur O da; mobbing, mürekkep yalamış kapitalizmin son modası demek ki. “Sürgün”, 15 gün sürüyor; bilgisayarda işler birikince, fidanlık sorumlusunun ısrarıyla eski görevine iade ediliyor.
İşçilerin sıkı örgütlülüğü ve son iki eylem ve belediyenin döneme uygun çıkarları birleşir bu süreçte. Belediye Başkanı; büyük bir şovla, “Park Bahçeler’de taşeronu bitiriyoruz” gösterisi yaptı, belediye sarayı(!)nın kapısında. Güzin’in emekliliği doldu; Ali Müdür bu günü bekliyordu, eliyle bulunduğu birimin başını derde sokmuştu. Bu kadından bir an önce kurtulmalıydı. Bir gün daha tahammül edemezdi bu duruma. Saray’a çağırttı Güzin’i. Güzin, sendika şube başkanı dostunu aradı, 
-Bu adam beni gönderecek, ne yapmalıyım Sefer yoldaşım?
-Sakın istifa etme Güzin, yeni kurulacak şubede sana ihtiyacımız var; genel merkezin de bu konuda bilgisi var, bir kadın şube yöneticisi, söylemesi bile güzel. Sakın tahrik olma, ne yaparsa yapsın, istifa etme. Sakın! İşimiz daha yeni başlıyor. Sen politik bi’kadınsın, gereğini yaparsın.
Odasının kapısını çaldı Güzin. 
-Gel!
Kapıyı araladı. Ali Müdür, hızla kalktı masasından, neredeyse koşarak geldi Güzin’in üstüne doğru. Güzin bir kaba kuvvete uğrama riskine karşı önlem almayı düşünürken, O hızla yere eğildi, iki elini dua eder gibi iki yana açıp, bağırdı.
-Git artık, git; haksızlıkmış! Seni işe aldığım güne lanet olsun!
Hiçbir şey söylemedi, kapıyı kapattı Güzin, telefonunu da. Sefer Yoldaş’ın cevapsız 10 araması, ekranda kayboldu. “Sakın istifa etme yoldaşım, sakın!” mesajları da. Hemen karşı binadaydı ait olduğu, işçilerin alınıp-satıldığı taşeron şirketin bürosu. Büroda görevli personel, “bari kadroya geçmeyi bekleseydiniz, ekonomik açıdan çok faydası olurdu” diye uyardı Güzin’i, “yapmayın” dedi O, emekliliği giden istifa formunu imzalarken.
Yazın son günleriydi, ne güzel bir gündü, ne güzel. “Yendik onları, küçük burjuva gurur da benim lüksüm olsun ne’yapim” diye düşündü. Zafer, 50 yıllık tüm düş kırıklılıklarını tamirdeydi. Vapura doğru yürürken, okunan bir basın açıklaması topluluğunun arasına katıldı, “Taşeron Sistemi Ahlaksızlıktır!” yazıyordu pankartlarda.
Filiz Yalçın  (Güzin)

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar